Prof. Dr. Yusuf Ziya Kavakcı: Dünyanın Osmanlı, Türk ve İslam ilim irfanına ihtiyacı var

Prof. Dr. Yusuf Ziya Kavakcı Dünyanın Osmanlı, Türk ve İslam ilim irfanına ihtiyacı var

Prof. Dr. Yusuf Ziya Kavakcı Dünyanın Osmanlı, Türk ve İslam ilim irfanına ihtiyacı var

Atatürk Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi emekli öğretim üyesi Prof. Dr. Yusuf Ziya Kavakcı, “Dünyanın, özellikle Amerika’nın Osmanlı, Türk ve İslam ilim irfanına ihtiyacı var.” dedi.

Atatürk Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi emekli öğretim üyesi Prof. Dr. Yusuf Ziya Kavakcı, Türkiye ve özellikle yurt dışında yaptığı ilmi çalışmalarla örnek bir eğitim programı sunmanın yanı sıra ilerleyen yaşına rağmen üniversitelerde ders verdi.

Prof. Dr. Kavakcı, emekli olduktan sonra da ilmi çalışma ve faaliyetlerini devam ettiriyor.

Sakarya’nın Hendek ilçesinin YeÅŸilvadi (Karaçökek) köyünde 1938’de dünyaya gelen Kavakcı, 10 yaşında Kur’an-ı Kerim hıfzını tamamladı. Adapazarı’ndaki Hasırcılar Kur’an Kursu’nda tecvid, kıraat, Arapça, tefsir, hadis, fıkıh ve diÄŸer İslami ilimler alanında eÄŸitim alan Kavakcı, Diyanet İşleri BaÅŸkanlığı bünyesinde çeÅŸitli camilerde müezzinlik ve vaizlik yaptı.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nde lisans eÄŸitimini aynı anda tamamlayan Kavakcı, İstanbul ve Atatürk üniversitelerinde akademik görevlerde bulundu.

Kuzey Teksas İslam DerneÄŸinin davetiyle İslami ilimler alanında faaliyet yapmak üzere 1988’de ABD’ye giden Kavakcı, burada “Kur’an Akademisi” ve “Suffe İslam Semineri” okullarını kurdu.

Cambridge, Temple, Philadelphia ve Pensilvanya gibi üniversitelerde misafir öğretim üyesi olarak da çalışan Kavakcı, emekli öğretim üyesi olarak İstanbul ve Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültelerinin İngilizce İlahiyat bölümlerinde derslere girdi.

Arapça, İngilizce, Farsça, Fransızca ve Almanca bilen Prof. Dr. Kavakcı, “Türkiye’nin YaÅŸayan İlim Hazineleri” haber dosyası kapsamında hayat hikayesi, ilmi çalışmaları, tanıdığı çaÄŸdaÅŸ İslam düşünürleri, ilim adamları, ABD’deki izlenimleri ve İslam dünyasında son dönemde varlık gösteren “ÅŸiddet” ve “terör” eÄŸilimli akımlarla ilgili deÄŸerlendirmelerde bulundu.

“İstanbul AraÅŸtırmaları Enstitüsünün ihya edilmesinde Fuat Sezgin’in büyük rolü var”

Ailem ’93 Harbi’ denilen 1876-77 Osmanlı-Rus Savaşı’nda, Batum’dan (Gürcistan) Sakarya’nın Hendek ilçesinin YeÅŸilvadi köyüne taşınmış. ‘Tahir Dede’ isminde bir dedemiz varmış. Dedemizin Osmanlı binbaşısı olduÄŸunu öğrendik. Ailemizin Osmanlı sınırlarına geçmesine Tahir Dede vesile olmuÅŸ. O dönemki Rus idaresi, Tahir dedemi ‘İnsan kaçırıyor.’ diye yakalamış. Tahir dedem bu yüzden 3 sene 8 ay Sibirya’da sürgünde kalmış. Sibirya’dan kaçarak Hendek’e gelmiÅŸ ve buradan hacca gitmiÅŸ.

Adapazarı’nda Hasırcılar Kur’an Kursu’nda ilk din eÄŸitimimi aldım. 1955’te Ankara’da Diyanet İşleri BaÅŸkanlığında bir grupla vaizlik için yazılı imtihana girdik. İmtihanı sadece ben kazandım. Yazılı imtihandan sonra sözlü imtihan olduk. Bu imtihanın başında Diyanet Müşavere Heyeti vardı. Bu heyette SeydiÅŸehirli Hasan Fehmi Efendi ve Hasan Hüsnü Erdem vardı. Vaizlik imtihanını kazandıktan sonra 1955’te İstanbul’a gittim. İmam hatip okuluna girdim, iki sene okudum. İmam hatip ortaokulunda okurken Hırka-i Åžerif Camisi’ne müezzin oldum. Hırka-i Åžerif Camisi’nde müezzin olabilmek için 150-200 kiÅŸi imtihana girdik. İmtihan sonucunda ben 2’nci oldum. Böylece Hırka-i Åžerif Camisi’ne müezzin oldum. Hırka-i Åžerif’in 6 müezzini vardı, ben de 6’ncısı oldum. O zamanlar Hırka-ı Åžerif Camisi’nde öğle, ikindi ve yatsı namazı vaktinde çift ezan okunurdu.

İmam hatip okulunun 3’üncü senesinde okuldan ayrılıp Vefa Lisesini bitirdim. Liseyi bitirince İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine kaydoldum. Bu sırada imam hatip okulu için hariçten fark derslerden imtihana girdim. İmam hatipten aldığım diplomayla İstanbul Yüksek İslam Enstitüsüne girdim. Yüksek İslam Enstitüsüne, imam hatip okuluna birlikte baÅŸladığımız talebelerden bir yıl önce ve enstitünün açılışının 3’üncü senesi baÅŸladım. Enstitü binası o zaman KabataÅŸ’ın üstündeki bir ilkokuldu. Onun bir katı yatılı öğrenciler için yurt, bir katı da sınıftı. Zaten 3 sınıf vardı. Biz 3’üncü sınıftaydık. Tabii İstanbul Yüksek İslam Enstitüsünde merhum Celalettin Ökten, Mahir İz, Ömer Nasuhi Efendi (Bilmen), Nihat Sami Banarlı, Ahmet DavudoÄŸlu, Kamil Su gibi güçlü, Türkiye’nin kaliteli üst kademe hocalarının talebesi olduk. Ben her gün hem Yüksek İslam Enstitüsü hem de hukuk fakültesindeki derslere giderdim.

Edebiyat fakültesinde İslam AraÅŸtırmaları Enstitüsü vardı. Fuat Sezgin bu enstitüyü ihya ediyordu. Darülfünun İlahiyat Fakültesi 1933’te kapatılınca bir enstitü (İslam AraÅŸtırmaları Enstitüsü) bırakılıyor. 1950’de Adnan Menderes’in iktidara gelmesi sırasında enstitü ihya ediliyor, yeniden canlanıyor. Bu çalışmada Fuat Sezgin’in büyük rolü var. Fuat Sezgin Bitlislidir, Erzurum Lisesi mezunudur. Bizim hocamız olur. Fuat Sezgin, doçent olunca, Salih Tuğ ağabey onun asistanlık kadrosunu alıyor. Salih Tuğ, doçent olunca da ondan boş olan asistanlık kadrosuna ben giriyorum. Ben orada 3’üncü doktor asistanım. Muhammed Hamidullah Hoca oraya geliyordu. Onun tercümelerini Salih Tuğ ağabey yapıyordu. Arapça’dan ve Fransızca’dan tercüme ediyordu. Sonra ben yetişince İngilizce’den ve Arapça’dan tercüme eserler vermeye başladım. Daha evvel de Fuat Sezgin’i gördüm tercüme çalışması yaparken. ‘Allah Allah. Bu kim! Nereden biliyor Arapçayı? Üniversitede Arapça mı varmış!’ dedim. Fuat Sezgin Hoca’nın Arapçası var fakat fasih Arapça ayrı bir şey. O, Sahih-i Buhari’nin tamamını okumuş, ‘Buhari’nin Kaynakları’ isimli tezi var. Fuat Sezgin çok değişik bir insan. ‘Şu duvarı yıkmam lazım’ derse kafasıyla yıkabilir. Öyle güçlü iradesi olan ve öyle çalışan bir tip. Eşi Ursula Hanımefendi ile de tanışırdık. Fuat Sezgin’in kadrosunda, talebeyken de çalışıyordum. Bu kadroda Ramazan Şeşen de vardı. Çok güçlü bir arkadaş. Ramazan Şeşen İstanbul’da İslam İşbirliği Teşkilatı İslam Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezinden (IRCICA) emekli ama bu merkeze haftada 2 gün gidip gelir. Ramazan Şeşen ile beraber başka arkadaşlar da vardı. Fuat Sezgin’in ekibindeydik, çalışıyorduk. Carl Brockelmann’ın Almanca meşhur bir kitabı var, ‘Geschichte der arabischen Litteratur’. Bu kitapsız, İslami ilimler sahasında ilim adamı olunmaz. İslami ilimler alanında araştırma yapmak isteyen o kitabı bilecek. Fuat Sezgin de ‘Geschichte des arabischen Schrifttums’ ismiyle 17 cilt halinde bir kitap çıkardı. 18’inci cilt de çıkmak üzereyken Türkiye’ye döndüğü için bir ihtilaf çıktı. O kopyayı alamadan Türkiye’ye döndü. Biliyorsunuz Gülhane Parkı’nda İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi var. O müze, Fuat Sezgin’dir. Zaten kabri de orada. Vasiyeti üzerine hanımı da ölünce oraya gömülecek.

Fuat Sezgin, ‘Geschichte des arabischen Schrifttums’ kitabını yazarken ona yardımcı olan ekipteydik. Fakat 1960’da ihtilal oldu. Ben hukuk fakültesinde talebeyim o zaman. Bir gün sabah kalktık ki ‘Üniversiteden 147 kiÅŸi atılmıştır.’ haberini duyduk. Milli Birlik Komitesi vardı, Cemal Gürsel başındaydı. Fuat Sezgin de üniversiteden atılan 147 kiÅŸinin içindeymiÅŸ. Tabii bizim haberimiz yok. Fuat Sezgin sonra Almanya’dayken affedildi. Sezgin Hoca’nın Türkiye’de kalması için çok ısrar edildi. Hoca, İslam AraÅŸtırma Enstitüsündeyken geldi, ‘ArkadaÅŸlar, gençler bu iÅŸ burada bitti. Ben dönüyorum.’ dedi. ‘Aman Hocam, gitmeyin, etmeyin.’ dediysek de hoca gitti. Hoca herhalde küskündü, kırgındı. Fuat Sezgin arada bir Türkiye’ye gelirdi. Nihat Erim BaÅŸbakan olduÄŸu sırada Bursa’da bir üniversite kurmak istedi. Yani böyle saÄŸlam, milli bir üniversite kurmak istedi. Maalesef olmadı, o zaman ÅŸartlar uygun deÄŸildi.”

“Kenan Evren’in toplantısının ardından üniversitelerde başörtüsü yasağı kararı alındı”

Neden Erzurum’u tercih ettiniz?

O dönem yüksek İslam enstitülerinden mezun olanlara doktora hakkı verilmiyordu. Türkiye’de sadece Ankara’da ilahiyat fakültesi vardı. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesindeki hocalar daha çok felsefe ve tarih gibi derslere giriyordu ama onların Arapça, İslami ilimler, tefsir, hadis ve fıkıh ilimleri açısından zayıf oldukları düşünülüyordu. Onun için Adnan Menderes iktidarı 1957’de Erzurum’da saÄŸlam bir İslami ilimler fakültesini kurdu. Atatürk Üniversitesi’ni kurdular, bu üniversite bünyesinde İslami ilimler fakültesi kurdular. Nitekim İslami ilimler fakültesinden mezun ettiÄŸimiz talebeler Diyanet İşleri BaÅŸkanlığında çok baÅŸarılı oldular. Ben hizmet için Erzurum’a gittim, fakültede göreve baÅŸladım. 1974’ten itibaren 1982-83’e kadar orada hizmet ettim. 1980’de Evren PaÅŸa’nın ihtilali oldu. Evren PaÅŸa Erzurum’a geldi, dekanları, temsilcileri topladı. Ben de dekan olduÄŸum için toplantıya rektörle gittik. Kenan Evren, Erzurum Kongresi’nin yapıldığı binada, aynı salonda konuÅŸma yaptı. O dönem Humeyni İran’da devrim yapmıştı. Kenan Evren, ‘Vay efendim başörtüsü… Zaten Erzurum İran’a yakın. Gericiler, başörtülü geliyorlar. Öyle ÅŸey olur mu?’ falan dedi. Daha sonra üniversitelerde başörtüsü yasağı kararı alındı. Ben de üniversitede dekanım. Sıkıyönetim komutanı korgeneral Selahattin CambazoÄŸlu ve Rektör HurÅŸit ErtuÄŸrul’dan yazı geliyor. Yazı geliyor ama orada bu emirleri tatbik etmiyorum. Ben, öğretim üyelerine, ‘Bu yazıyı okuyun, gereÄŸini yapın.’ demiyorum… Fakülte sekreterine de ‘Sen kapıda dur, başörtülü girmesin.’ demiyorum. Bu benim görevimdir. Ben rektörlüğe ‘İlgi-1’, ‘İlgi-2’, ‘İlgi-3’, ‘İlgi-4’, ‘İlgi-5’ ÅŸeklinde yazılar yazdım. ‘Yukarıda medlulu bulunan başörtüyle ilgili hususu tatbik etmeyeceÄŸim. Anayasa’ya aykırı, kimseye karışamazsınız. Atatürk inkılaplarında da böyle bir ÅŸey yok. Atatürk’ün annesi ve evli bulunduÄŸu Latife Hanım başörtülüydü.’ ÅŸeklinde gerekçelerini yazdım… BirleÅŸmiÅŸ Milletler İnsan Hakları Beyannamesi gibi birçok referansın ve maddenin yer aldığı yazıyı rektörlüğe gönderdim. Tabii sıkıyönetim komutanı general bu iÅŸten hiç hazzetmedi.

İlim tahsil ettiÄŸim hocalardan hiçkimse para istemedi”

Hangi hocalarda ilim tahsilinde bulundunuz?

Hafızlıktan sonra Adapazarı’na gelince El-Ezher Üniversitesi mezunu BoÅŸnak Åžaban Hoca’ya derse gittim. BaÅŸka hocalar da vardı, hepsinden ders aldım ama benim zihnimi açan, seviyeme inen kiÅŸi TopaloÄŸlu Terzi Ahmed Efendi’ydi. Bizi, dini eÄŸitim konusunda yasakların olduÄŸu süreçte motive eden birçok ÅŸey vardı. DoÄŸrusu herhalde aileden gelen bir eÄŸitim sürekliliÄŸi var. Bir de dedemin, ailemin dualarının desteÄŸini görüyordum. Bende de din eÄŸitimi konusunda bir aÅŸk vardı. Önümü bilerek, görerek ilim öğrenmiyordum, örnek de pek yoktu. Talebelerin isteÄŸi üzerine ilim verilmeye baÅŸlandı. Mesela 3 kiÅŸi baÅŸladık Arapça öğrenmeye, 2’si bıraktı, ben devam ettim. Arapça eÄŸitimini ders veren hocanın evinde yapıyorduk. Evine sabah gidiyordum, bazen akÅŸam da tekrar gidiyordum. Hocanın evine yürüyerek 45-50 dakikada gidiyordum. Hoca evde baÅŸka bir grubu okuturken ona katılıyordum. Hocaya para ödemiyorduk. Hayatım boyunca hocalardan hiçkimse para istemedi. Zaten o dönem maddi durumda iyi deÄŸildi.

Terzi Ahmed Efendi ilmi yönümü açtı. Ondan sonra 1955’te vaizlik imtihanına girip kazandığımda Adapazarı’ndan büyük bir müftü geldi, tebrik etti. Camilerde vaaz etmeye baÅŸladım. O zaman Adapazarı Uzun Çarşı’da Orta Cami vardı. Orta Cami’de aslen İzmitli olan Cevdet ÅžimÅŸek isimli bir hoca vardı. İkindi namazlarından sonra eline bir kitap alıyor, örneÄŸin Ahmed İbn-i Hanbel’in Müsned’ini veya Mısır’dan getirdiÄŸi Münziri’nin et-TerÄŸib ve’t Terhib kitabını açıp okuyor, motor gibi. Camide ikindi namazından sonra yapılan bu sohbeti, terzi, manifaturacı ve diÄŸer tüccarların, esnafın epeyce bir kısmı, 20-30 kiÅŸi ve ben de dinliyorum. Hocayı dinleyen tek genç benim. Cevdet ÅžimÅŸek Hoca’nın Orta Cami’de yaptığı sohbette duyduklarımdan ilmi hayatım boyunca istifade ettim. Amerika’da fetva soranlar oldu, Cevdet ÅžimÅŸek Hoca’nın anlattıklarını hatırladım, oradan cevap verdim. Terzi Ahmed Efendi ve Cevdet Hoca, her ÅŸeyimi özellikle onlara borçluyum. Bu hocalar sadece Allah rızası için çalışıyorlardı. Beni gördükleri zaman umutlanıyorlardı. Hoca sohbette ayetin yarısını söyler gibi oluyordu, tabii yaÅŸlı adam ayetin diÄŸer yarısını hatırlayamayınca ayetin devamını ben okurdum. Cevdet ÅžimÅŸek Hoca, benim ayetin diÄŸer yarısını okuduÄŸumu görünce, ‘Sohbete katılan terzi, kumaşçı olan tüccarların hepsinin çocuÄŸu var, hafız deÄŸiller ama ayetin devamını getiren bu çocuk nereden çıktı!’ diye ÅŸaşırıyordu. Cevdet ÅžimÅŸek Hoca kendi çocuklarından daha ileri tuttu beni.

Hamidullah Hoca’nın cenazesini ben yıkadım, cenaze namazını kıldırdım”

İstanbul’da hangi hocaları tanıdınız ve kimlerden eÄŸitim aldınız?

Ben sınıfta köşede oturup herkesi görmeye çalışırdım. Sınıfa ilk giden öğrenciydim. Otobüsle okula giderken Kur’an-ı Kerim’in Almancasını ezberliyordum. Arapça kelimeleri buluyorum, Almancasının yanına yazıyorum. İslami ilimlerle meÅŸgul olan kimse, yabancı dil; Arapça, Farsça bilecek, Osmanlıca okuyacak, anlayacak ama yabancı dil, özellikle İngilizce yazacak, konuÅŸacak. Fakat okuma ve metni anlama seviyesinde Fransızca ve Almanca da bilecek ki o müsteÅŸriklerin kaynaklarında geçen dili kendi anlayacak. ‘Düşman öyle demiÅŸ, yabancı böyle demiÅŸ.’ Desin, bir anlayın bakalım yabancı ne diyor? Onun için ben yabancı dile çok ehemmiyet veririm.

Yabancı dil merakım şöyle baÅŸladı. İstanbul’da üniversitede biri dedi ki ‘Seni bugün bir yere götüreceÄŸim.’ Ben o zaman imam hatip okulunun ortaokul 2’nci sınıfındayım. İmtihanı hariçten verip Vefa Lisesine geçmek üzereyim. Arkadaşım beni İstanbul Üniversitesinin Edebiyat Fakültesine götürdü. Üniversitenin kapısından ilk kez giriyorum. Ondan sonra fakültede felsefe bölümünün bulunduÄŸu üst katlara çıktık. Felsefe bölümüne gittim. Küçük bir sınıf, 10 kiÅŸi ya alır ya almaz. Bir masa var, etrafında sandalyeye oturanlar var. Sınıfta bir de tahta var, kitap rafları var. Sınıfta Bekir TopaloÄŸlu ile birkaç arkadaşı vardı. Biz de sınıfta oturduk. Biraz sonra bir baktım sınıfa bir zat girdi. Zayıf, naif, kravatlı, koyu elbiseli, saçları yana taranmış ama tanımadığım bir zat. Bu zat Muhammed Hamidullah imiÅŸ. Sınıfta tahtaya İtalyan ÅŸarkiyatçı Leone Caetani’nun ‘Annali dell’Islam’ (İslam Tarihi) eseri yazılıydı. Hüseyin Cahit Yalçın Osmanlıca’ya tercüme etmiÅŸ. Bu eseri tahlil ediyorlarmış. Muhammed Hamidullah, Caetani’nun Buhari’de geçen bir hadisi nasıl yanlış anladığını Arapça konuÅŸarak anlatıyor. Yanında bir adam, gri elbiseli, kravatlı, saçları yana taralı biri tercüme diyor. Tercüme eden kiÅŸi Fuat Sezgin imiÅŸ. Åžaşırdım, üniversitede Arapça varmış. Arapça konuÅŸan kiÅŸi Muhammed Hamidullah imiÅŸ. ‘Ne iÅŸi var ya Fransa’da? Biz Anadolu çocuÄŸuyuz. Paris’i Fransa’yı duyduÄŸumuz yok.’ diye düşünüyoruz. Öğreniyoruz ki Hamidullah aslında Hindistanlıymış ama memleketi iÅŸgal edilince Fransa’ya gitmiÅŸ. Sonra Hamidullah Hoca Amerika’ya gitti, hastalandı. Hindistan’dan akrabaları bana telefon etti, hanımla beraber gittik. Hamidullah Hoca’nın cenazesini ben yıkadım, cenaze namazını kıldırdım. Florida’nın Jacksonville ÅŸehrindeki Müslüman mezarlığına defnettik. Muhammed Hamidullah’ın cenaze töreninin fotoÄŸrafları var ama fotoÄŸrafları torunu Sedide Hanım paylaÅŸmak istemedi. Ben de ısrar etmedim.

Hamidullah Hoca, Fransa’da 60 yıl kalıyor ama Almanya’da doktorasını Almanca olarak hazırlıyor. Sonra Fransa’da İslami Diplomasi baÅŸlıklı Fransızca yazılan doktorasını hazırlıyor. Fransa’da vatandaÅŸlık almıyor. Pakistan çağırıp vatandaÅŸlık teklif ediyor, almıyor, Türkiye’ye davet ediyoruz, istemiyor. Hamidullah Hoca, ‘Hayır benim memleketim Haydarabad Dekken’dir. Memleketimi Hindular iÅŸgal etti. Ben oralıyım.’ diyor. Hindistan’a gitmiyor çünkü İngiliz müstemlekesi orası. Onun için Fransa’da yaşıyor. Fransa’da komaya girdiÄŸi için hastaneye yatıyor. Ondan sonra Amerika’daki torunu Sedide Hanım gidip onu alıyor. Hamidullah’ın pasaportu yok çünkü haymatloslara (vatansız) pasaport verilmiyor. Hoca’nın bende belgeleri olabilir. Fransız polisi belge vermiÅŸ, resmi var, ismi var ama bu belgelerdeki memleketi hanesinde ‘Haymatlos’ (vatansız) yazıyor.

Bosna Hersekli Muhammed Tayyip Okiç vardı. Okiç Hoca, Tito zamanında Fransa’ya, Fransa’dan Türkiye’ye Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesine geliyor. Okiç, ilahiyat fakültesinde bir tek hoca, saÄŸlam adam. Namazını kılıyor, efendi biri, Fransızca’yı iyi biliyor, Arapçası iyi. Kimdir o? Muhammed Tayyip Okiç. Okiç Hoca, Erzurum’a İslami İlimler Fakültesine geldi, sonra hastalandı. Talebeleri memleketine gitmesi için bir hafta uÄŸraÅŸtı, zor izin aldılar. Bosna’da defnedildi. Muhammed Tayyip Okiç Hoca, Ankara İlahiyat Fakültesinden çıktı Erzurum’a geldi. Okiç Hoca da kayıtlara haymatlos olarak geçti. Hamidullah ve Okiç Hocalar vatanlarından atıldı diye baÅŸka bir ülkenin vatandaÅŸlığına geçmediler. Åžahsiyet sahibi adamlar bunlar ama haymatloslar; pasaportları yok. Bir yerden seyahat ederken vizeye müracaat ediyorsun. 3-4 ay bekliyorsun, izin, tahkikat yapılıyor. Hamidullah Hoca’nın Türkiye’ye geliÅŸini takip ettiÄŸim için başıma gelenleri biliyorum. Sirkeci’de İstanbul Emniyet Müdürlüğünün büyük binası vardı. Orada istihbaratçılar vardı. Ben evrakları takip ederken, beni ve vize çıkarma dosyalarını araÅŸtırıyorlardı. Beni, ‘Bu Hilafetçi mi?’ diye sorguluyorlardı. Ben küçücük bir talebeyim, ne hilafetçisi. Tabii Türkiye’nin o dönem böyle bir hassasiyeti vardı. Yahu adam (Hamidullah Hoca) İngiltere’ye giremiyor. Almanya’da, Fransa’da yaşıyor. Vatansız ama ÅŸahsiyet sahibi bir insan. ‘İslam Peygamberi’ diye 2 ciltlik kitabı Türkçe’ye iki kez tercüme edildi. O kitaba bakın, iÅŸte Hamidullah Hoca o. Muhammed Hamidullah Hoca’nın çalışma masasında Fransızca sözlük vardı. Kur’an cebinde, hafız. Namazında niyazında, müteÅŸerri, sözü yumuÅŸak söyler fakat vazgeçmez, eÄŸmez, bükmez. Hamidullah Hoca’ya gelip soru sorarlardı. Hamidullah Hoca, sorulan sorulara verdiÄŸi cevaplarla muhataplarını tatmin eden tek kiÅŸiydi.

Ahmet DavudoÄŸlu Hoca’dan bahsetmemiz lazım. Mert bir adamdı. DavudoÄŸlu Hoca tıknaz yapılı, Arapçası mükemmel bir zat. Üniversiteden biri, emekli bir profesör, ‘Kur’an’da Hukuk’ diye bir kitabı var, bizim enstitüde konferans verecek. Milli EÄŸitim Bakanlığı o profesörü konferans versin diye göndermiÅŸ. Bu profesör konuÅŸmasında ‘Kur’an, ayet bu, hadis bu.’ diyor. Profesör, DavudoÄŸlu Hoca’nın anlayışına uymayan bir yorum yapıyor. Laiklik vesaire ilgili yorumlar da yapıyor. DavudoÄŸlu Hoca, konferansı verecek kiÅŸiyi önceden bana söyledi, ‘Yusuf bu gelen adamın konferansında sen de bulun. Olur olmaz ÅŸeyler söylerse karşı gel.’ dedi. Tabii profesör konuÅŸurken bana sıra gelmeden Ahmet DavudoÄŸlu Hoca’nın kendi kalktı ayaÄŸa.

Ahmet DavudoÄŸlu Hoca, Süleyman Efendi’nin (Süleyman Hilmi Tunahan) hemÅŸehrisidir. DavudoÄŸlu kendi hatıratında anlatıyor, Mısır’dan geldiÄŸi zaman kendi memleketine gitmiÅŸ, orada idama mahkum edilmiÅŸ, iÅŸkence görmüş, zor kaçmış Türkiye’ye gelmiÅŸ. Süleyman Hilmi Efendi, Adapazarı’na geldi 2-3 defa, ben elini öptüm, bana dedi ki ‘Sen ne yapıyorsun?’ Arapça eÄŸitimi gördüğümü söyledim. Süleyman Efendi, ‘Emsile kitabında her kelimenin altında Osmanlıca manası var. Osmanlıca’ya alışman için o manayı izah sadedinde onları bir deftere yazıver.’ dedi. Tamamını yazdım. Vefa Lisesinde geometri, cebir ve fizik hocası ‘Sıfırcı Hayrettin’ unvanlı bir hocamız vardı, beni severdi. Hayrettin Hoca derste bir ÅŸeyi anlatırken ben hocanın anlattıklarını defterime hızlıca Osmanlıca olarak yazardım. Osmanlıca’yı çabuk yazardım. Latin harfleriyle hızlı yazmak zor. Osmanlıca ile Arapça ve Latin harflerini karşılaÅŸtırdığınız zaman Osmanlıca çok az yer iÅŸgal ediyor. Latince ve Arapça, Fenike alfabesinden geliyor.

DavudoÄŸlu Hoca, Yüksek İslam Enstitüsünde esip gürleyen mübarek bir adam. Böyle pehlivan yapılı bir insan. Bir gün sınıfta derste, ‘Ben bilirim onları. Muhammed Abduh, ReÅŸit Rıza’yı Mısır’dan bilirim” diyor. Yani biraz modernistlerden bahsediyor. Onların aleyhinde konuÅŸuyor. Sonra Hoca, ‘Bizden de o modernistlere katılanlar var. Mehmet Akif Ersoy. ‘DoÄŸrudan doÄŸruya Kur’an’dan alıp ilhamı / Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı” diyor. Ne münasebet! Fıkıh ilmi ne olacak? Ulema ne olacak?’ diye kükrüyor hoca. Böyle söyleyince tabii biz talebeler yutmayız? Neredeyse bir kıyam yapıyorduk. BaÅŸkası söylemediyse ben söyleyeyim. İstanbul Yüksek İslam Enstitüsünde eÄŸitim gören 3’üncü devreyim. 2’inci devre Hayrettin Karaman ve Bekir TopaloÄŸlu, birinci devreden olanları unuttum. Ahmet DavudoÄŸlu modernistler hakkında konuÅŸunca, sınıfta Mustafa Sabri Sözeri vardı. Evvela Ahmet DavudoÄŸlu’nun sınıftaki o kıyam hareketini Mustafa Sabri Sözeri bastırdı, idare etti, yumuÅŸattılar. Tabii bir sonraki derse Mahir İz geliyor sınıfa.

“Uluslararası İslam Araştırmaları Merkezi kurulması lazım.”

Mahir İz, Mehmet Akif’in talebesi, Taceddin Efendi Dergahı’nda Mehmet Akif oturup çayını yudumlarken, talebesi Mahir İz Farsça divan okurmuÅŸ. Muhammed İkbal ile Mehmet Akif birbirlerini görmemiÅŸ ama birbirlerini seviyorlar. İkbal, Akif’e Farsça ÅŸiirlerinin yer aldığı Cavidname, Peyam-i MaÅŸrık, ArmaÄŸan-ı Hicaz kitaplarını göndermiÅŸ. Mahir İz, Hoca’ya (Mehmet Akif) kitapları okuyor. Mehmet Akif Ersoy da ‘Öyle mi! Ne büyük adam canım?’ diyormuÅŸ. Hoca hem çayını içiyor hem böyle talebe yetiÅŸtiriyor. Çünkü metot o. Güçlü talebe kendi okur hocaya. Mahir Hoca, ‘DoÄŸrudan doÄŸruya Kur’an’dan alıp ilhamı / Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı.’ dizelerinin niye yazıldığını, Akif’in hiçbir zaman fıkıhçıları, müfessirleri dışarı bırakmadığını, Safahat’taki diÄŸer ÅŸiirlerinde fıkıhçıları, müfessirleri takdir ettiÄŸini, ÅŸiirleri bütün içinde anlamak gerektiÄŸini biliyor. Mahir İz demek Mehmet Akif demek. Ahmet DavudoÄŸlu Hoca müteÅŸerri, fıkıhçı ama Mahir İz ehl-i edep, ehl-i tasavvuf, ehl-i hal bir zat. Hocalarımdan aldığım terbiye gereÄŸi hocalar arasındaki ihtilaflara girmem ama o kadar çok ihtilaf var ki. ‘İlmü’l hilaf ve’l-cedel’ çok önemli. Onun için benim dünyaya teklif ettiÄŸim, 50 küsur senedir söylediÄŸim ÅŸeyi tekrar edeyim. Teklifime göre, bütün İslami eserleri eskiden yeniye kronolojik ÅŸekilde kompüterize edeceÄŸiz. 1000 alimi, kurulacak dünya islam araÅŸtırmaları merkezine toplayacağız. Dünyada Uluslararası İslam AraÅŸtırmaları Merkezi kurulması lazım. Böyle bir yapıyı kurmadıysan, o hoca baÅŸka hocayı itham edecek, bu bunu yarım, eksik anlayacak.

Mahir İz Hoca sevilen, gürleyen, ümmetin sesi, bir ehl-i edep, kafasında ÅŸiirler olan, Osmanlıca, Arapça bilen bir zat-ı ÅŸerif. En çok sevdiÄŸim hocalarımdan biri ve talebelerin elinden tutan, sahip çıkan bir zat. Onun vefatı sırasında bulundum. Mahir İz, SSK PaÅŸabahçe Devlet Hastanesi’nde vefat etti, cenazesinde bulundum. Cenazesinin yıkanmasında bulundum. Mahir İz, cenazesini Kızıl Minare Camisi İmamı Mahmut Bayram ya da Nedim Urhan yıkasın diye vasiyet etti. Mahmut Bayram o sıra köydeymiÅŸ. Cenazeye Mahmut Bayram yetiÅŸemedi yahut gelemedi ama Nedim Urhan cenazesini yıkadı ve cenazesini 3 kiÅŸi gömdü. Ben, Osman Öztürk, – Osman Öztürk onun halifesi olabilecek bir arkadaÅŸtır – ve bir de bir adam geldi, ‘Ben de cenazeye katılabilir miyim?’ dedi, katıldı. O kiÅŸiyi sonra öğrendim, Bandırmalı Tatlıcı Ali Efendi imiÅŸ. Mahir İz’in cenazesi de Sahra-i Cedid Camisi’nin kabristanına defnedildi. Hoca’nın iki kabir uzağında Elmalılı Hamdi Efendi’nin kabri var. Mahir Hoca’ya evliliÄŸimizi de borçluyuz, yani çok ÅŸey borçluyuz. Talebeye sahip çıkan, babacan, talebeye kendini vakfetmiÅŸ bir hocaydı. ‘Dikili aÄŸacım yoktur benim. Tek başıma maaşımla geçinirim.’ anlayışına hakimdi. Mahir Hoca maaşını alır, önceden bildiÄŸi ihtiyaç sahibi kimselere maaşının zekatını, 40’ta birden fazlasını verirdi. Bu uygulamayı baÅŸkasına da tavsiye ederdi. Kendini talebeye ve ümmete vakfetmiÅŸ bir zat idi.

Ömer Nasuhi Efendi, Yüksek İslam Enstitüsünde kelam ilmini okuttu. Ömer Nasuhi Efendi’nin hiç güldüğünü görmedim. Fötr takar, uzun cübbe giyerdi. Müftülüğe arka kapıdan girer çıkar, yürüyerek eve giderdi. Evi, Fatih Camisi’nin altındaki Gelenbevi Ortaokulunun yanındaydı, medreseye yakındı. Ömer Nasuhi Efendi’yi ne kimse tanır, ne kimse görür, ne de o kimseyle konuÅŸurdu. Kitap yazan bir adam. 8 ciltlik Hukuk-i İslamiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu’nu ve o Büyük İslam İlmihali’ni kim yazar? Ondan baÅŸka kimse yazamaz. Kendi dünyasında bir adam. Çünkü Erzurum’da yetiÅŸmiÅŸ. Bakmış ki cumhuriyet devri, inkılaplar, ihtilaller… Kazın ayağı öyle deÄŸil. Fötrü giy, sakalını bırak, iÅŸini yap. Yani geçmiÅŸ, gitmiÅŸ. Öyle bir zat. Allah rahmet eylesin. Ömer Nasuhi Efendi kendi aleminde yaÅŸayan, idare eden biriydi. 1960 ihtilali oldu. Ankara’ya Diyanet İşleri BaÅŸkanlığı görevine gitmek istemiyor. Bizim baÅŸ müezzinimiz Mahmut Özcanlı, ‘Hoca harcandı.’ dedi. Ankara’da dayanamadı, Mahmut Özcanlı’nın dediÄŸi çıktı. Çünkü Ankara’nın karışık diplomatik yapısı var. Cemal Gürsel, Ömer Nasuhi Bilmen’e, ‘HemÅŸehrimsin.’ dedi. Zorla Ankara’ya götürdüler, zorla emekli olmak zorunda kaldı. Çünkü Ankara’nın bu çetrefil politikasına dayanamadı.

Ahıskalı Ali Haydar Efendi’yi uzun müddet gördüm. Mahmut Efendi (UstaosmanoÄŸlu) Karadeniz’den geldiÄŸi zaman İsmailaÄŸa Camisi’nde imamlık yaparken Ali Haydar Efendi’yi İsmet Garibullah Tekkesi’nde gördüm. O bölgede köşede cami yoktu eskiden, cami yapmışlar. İsmet Garibullah Tekkesi’nde büyük bir duvar var, duvara yaklaÅŸtığımız zaman saÄŸda kapı var. O kapı açılınca içeride sefer tası gibi böyle ahÅŸap bir bina ve büyük bahçe var. Orada Ali Haydar Efendi sohbet yapardı, sohbette 10 kiÅŸi ya var ya yoktu. Emin Saraç’ın kayınpederi Ali Yekta Sundu vardı. Emin Saraç’ın nikahında bulundum. Emin Saraç Mısır’a gitmeden önce ÜçbaÅŸ Medresesi’nde kalıyor ve Ahıskavi Ali Haydar Efendi’ye ders okuyor. Ahıskavi Ali Haydar Efendi de MeÅŸihat’ta (Åžeyhülislamlık) 4 mezhep müsevvidi. Yani Åžeyhülislamlığa bir fetva geliyor, o fetvayı araÅŸtırıyor, fetvayı yazıyordu. Sonra kaynaklarıyla beraber Åžeyhülislam’a gidip ‘Bu fetva böyle soruldu. Böyle cevap yazdım.’ ‘El Cevap: Olur’ diye imzaya sunuyor. Yani büyük alim. Ali Haydar Efendi gibi bir adam nadir bulunur. İskilipli Atıf Efendi ile beraber mahkemede yargılandı ama Ali Haydar Efendi kurtuldu. İsmet Efendi Tekkesi’nde sohbetlerini dinledim. Sohbetlerinde 10 kiÅŸi ya var ya yoktu. Oranın baÅŸ müritleri 2 kiÅŸiydi. Ali Yekta Sundu Hırka-i Åžerif Camisi’nde imamlık yaptı, ben müezzinlik yaptım. BaÅŸ müritlerden biri de BeÅŸiktaÅŸ Müftüsü Fuat Çamdibi’ydi. Çamdibi’nin oÄŸlu Vefa, imam hatipte sınıf arkadaşımdı. İki tane hoca, eski alim. Ali Haydar Efendi hatta dermiÅŸ ki, ‘Bu ikisi benim iki gözümdür. Biri bu (Ali Yekta Sundu), biri bu (Fuat Çamdibi).’

Ali Haydar Efendi irtihal edince cenazesinde de bulundum. Fatih Camisi’nde cenaze namazı kılmak için müsaade etmediler. 1960 askeri darbesi dönemindeyiz, helikopter tepemizde dolaşıyor. Bundan dolayı Ali Haydar Efendi’nin cenaze namazı Yavuz Sultan Selim Camisi’nde kılındı. Cenazesi Fatih Camisi’ndeki hazireye gömülmek istendi, ona da müsaade edilmedi. Edirnekapı SakızaÄŸacı Mezarlığına defnedildi. Burada bahsettiÄŸim bu hocaların dışında benim İstanbul’da olduÄŸum halde niye gidip ziyaret etmedim diye esef duyduÄŸum 1-2 hoca var. Biri, Ermenekli Saffet Efendi. DiÄŸeri de Kadıköy Müftüsü Ahmet Mekki Efendi’ydi.

Tabii Mahmut Bayram Hoca’dan bahsetmemek olmaz. İstanbul İmam Hatip Okulunu Arapça konusunda ihya eden Kızıl Minare Camisi imamı Mahmut Bayram’dır. Arapça konusunda fırtına gibidir. Bana, ‘Sen dünyada Arapça merakı, öğretimi vesairesi için cennete girecek birisini göster.’ deseler, Mahmut Bayram’ı gösteririm. Arapça öğretmek için yaratılmış bir adam. Arnavut Hüsrev Hoca’nın talebesidir. Mahmut Bayram, imam hatip okuluna derse gidiyor. Tahtayı silmek için silgiyi olduÄŸu yerden almak için zaman kaybetmektense hemen ceketiyle silen adamdır. Kapının önündeyken ders zili çaldı mı içeridedir, teneffüs zili çaldı mı sınıftan çıkar.

Necmettin Erbakan Hoca’yı tanıdığımda İstanbul Lisesinde talebeydi. Necmettin Erbakan tıynet olarak cin gibi bir adamdır. Necmettin Erbakan ile bizim kayın biraderler, öğrencilerin rahat namaz kılabilmesi için lisede cami açmışlardı. Bu zatları, Anadolu’dan gelen öğrencileri toparlayan, ihtiyaçlarını gidermeye çalışan Hasip Efendi’dir.”

“Amerika’da her ay 35 dinin temsilcisiyle bir araya gelirdik, tek Müslüman bendim”

Amerika’ya gidiÅŸiniz nasıl oldu?

Dünyanın, özellikle Amerika’nın; Osmanlı / Türk ve İslam ilim irfanına ihtiyacı var. İslam dünyası, Amerika’nın İslamlaÅŸmasına katkıda bulunmuyor. Åžimdi ABD’de Cemaat-i TebliÄŸ ve Güney Afrika’dan irÅŸat grupları var ama onlarla olmaz. Osmanlı’nın cami, medrese ve tekke gibi sosyal yapıları iyi tahlil edilerek ABD’de eÄŸitim ve tebliÄŸ çalışmalarının yapılması gerekir. Amerika’daki insanlar yumuÅŸak Hıristiyan’dır, onlara Protestan denir. Protestanlar, Katoliklerin din zulmünden kaçmak için yerini, yurdunu bırakıp Amerika’ya kendilerini atmışlar. Kilise’deki ritüeller seremonyal bir ÅŸeydir. İnsanlar hafta içinde çalışıyor, hafta sonu da sosyalleÅŸmek amacıyla ailesiyle kiliseye gidiyor. Çocuklar oynuyor, dul kadınlar ayrı bir alanda toplanıyor. Kilise orada bir ihtiyaç, bir sosyal buluÅŸma yeri. Din deÄŸil, Hristiyanlığın ahkamı yok. Amerika’nın muhtaç olduÄŸu bir tek ÅŸey var, o da İslam. Amerika’da her ay 35 dinin temsilcisiyle bir araya gelirdik. Tek Müslüman bendim. Beni severlerdi, kendi aralarında kavga ederlerdi ama ben güzelce anlatırdım.

Erzurum’dan ayrıldım, Ankara’ya geldiÄŸimde baroya kaydoldum. Libya’ya ve baÅŸka İslam ülkelerine ÅŸirketlerin hukuki iÅŸlerini çözmek için gittim. Kızlarımdan Merve Kavakcı tıp fakültesi 2’nci sınıftayken başörtüsü nedeniyle okula alınmıyor. Merve ve diÄŸer kızlarımın başörtüsüyle okuyabileceÄŸi okul aradım. Önce, El-Ezher Üniversitesinin rektörü, rektör yardımcısı ve dekanıyla görüştüm. Kızlarımı okumaları için El-Ezher’e gönderecektim, vazgeçtim. Pakistan’da bir üniversite var, oraya göndermek için para yoktu. Daha sonra Amerika’dan bir mektup geldi. Mektupta, ‘Biz sizin isminizi duyduk. Amerika’ya bize konferans vermek üzere gelir misiniz?’ diyor. O dönem Devlet Planlama TeÅŸkilatında çalışıyordum. ABD’ye gitmek için 15 gün izin aldım. Uzun sözün kısası kızlarıma başörtülü okuyacağı bir okul arıyorum. Amerika’ya Dallas’a konferansa gittim. Dallas’ta bir tek İslam merkezi var, baÅŸka hiçbir ÅŸey yok. Bir tek helal et satan bakkal var, kimse yok. Konferans bittikten sonraki gün Amerika’dan ayrılacağım, bana dediler ki, ‘Yusuf Bey, biz size söylemedik. Devamlı buraya gelmeni isteriz.’ Beni oraya davet eden kurumun adı Kuzey Teksas İslam DerneÄŸi idi. Bu kuruluÅŸun daveti üzerine ABD’ye gittim. Kızlarımızı oraya götürüp kolejde (üniversitede) okuttum. Kimse ‘başörtülü okuyamazsın’ demedi. Kızlarım orada bırakıp Türkiye’ye dönerek Necmettin (Erbakan) Bey’in yanında, kendisine destek olmak için politikaya girmeyi düşünüyordum. Kuzey Teksas İslam DerneÄŸinin daveti üzerine, ABD’de onların camisinde imam olarak göreve baÅŸladım. Hayatımın en verimli devresini orada yaÅŸadım.

Amerika’ya gelmiÅŸ eÄŸitimli, ilim sahibi birçok Arap var. Bunların sıkıntılarını, ihtiyaçlarını gidermeye çalıştım. Kimsenin mezhebine karışmadım ama ‘Ben Hanefiyim.’ dedim. Onlara uygulamalardaki farklılıkları anlattım. Zaten oralarda mukayeseli mezhepler tarihi ve fıkıh bilmek çok önemli, yoksa kavga çıkıyor. Onları yumuÅŸattım fakat yumuÅŸatmanın metodu, kendin yumuÅŸak davranacaksın. Camiye gelen bütün çocuklara ÅŸeker dağıtırdım. Ben ABD’den ayrıldım ama oradaki Müslümanlar hala bana internet aracılığıyla fetva sorarlar, ben de cevaplarım. Bilgili, efendi, baskı yapmaz, fikrimi söylerim ama baÅŸka mezhebi itip kakıştırmam. Biz bunu Muhammed Hamidullah ve diÄŸer hocalardan gördük. Hristiyanlarla toplantılara gittim, onlardan çok ÅŸey öğrendim. Amerika’nın, Dallas’ın en büyük kilisesinde Papa 2’nci Jean Paul öldükten sonra merasim yapıldı. Merasimin yapıldığı kilisede tek Müslüman bendim, profesörlük cübbemi giydim. Orada ben, Ali İmran Suresi’nin 64’üncü ayetini yani, ‘De ki: ‘Ey Ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze gelin. Yalnız Allah’a tapalım. Ona hiçbir ÅŸeyi ortak koÅŸmayalım ve Allah’ı bırakıp da içimizden bazıları diÄŸer bazılarını Rab edinmesin. EÄŸer yine yüz çevirirlerse, ‘Åžahit olun ki biz Müslümanlarız’ deyin.’ ayetini okudum. Kilisede herkes bana bakıyordu.

“Papa 16. Benedictus ile özel bir görüşmemiz olmadı”

Papa 16. Benedictus’un Nisan 2008’de ABD’yi ziyaretinde kendisiyle baÅŸ baÅŸ görüştüğünüze iliÅŸkin iddialar var. ‘Fetullah Gülen’i, Papa 16. Benedictus ile görüştü diye eleÅŸtiriyorsunuz ama Yusuf Ziya Kavakcı da görüşmüş. Bu hiç gündeme getirilmiyor.’ deniyor. Bu eleÅŸtiriyi nasıl deÄŸerlendiriyorsunuz?”

BaÅŸ baÅŸa deÄŸil ama bir görüşme var. Evvela benim bu tartışmalardan haberim yok. Papa 16. Benedictus ABD’ye geldiÄŸinde bir toplantıda görüştük. Islamic Circle of North America (ICNA) Amerika’nın en büyük kuruluÅŸu. Ben oranın 10 sene azasıydım. Amerika ve Kanada Müslümanlarınca seçilmiÅŸ 12 kiÅŸi var. 12 kiÅŸi arasında tıp ve sosyal bilimler gibi branÅŸların baÅŸkanları var. Bu 12 kiÅŸi içinde ben de varım. Bu kuruluÅŸta 2 kez baÅŸkan seçiliyorsun. Ben 2 kez baÅŸkan seçildim, ara verildi, 3’üncüsünde ben kendimi aday göstermedim. BaÅŸkaları beni aday gösterdi, beni tanımadan Müslümanlar seçtiler. ICNA çok sakin, kavgacı olmayan bir teÅŸkilattır. Amerika’da Fıkıh Konseyi’nin azasıydım. ‘İsmimi silin.’ dedim istemediler, Türkiye’ye gelince zorla sildirdim. O toplantıya davet edildik. Merve de vardı. O toplantıda belki 150 kiÅŸi vardı. Yani Amerika’daki ayrı ayrı dinlerden temsilciler vardı. Ben Benedictus’a özel bir ÅŸey göstermedim. Toplantı Katolik Kolombiya Üniversitesinin bahçesinde yapıldı. Benedictus toplantıya arabayla geldi, koltuk gibi bir sandalyede oturdu. Bize genel ÅŸeyler söyledi. Benedictus’a kalabalıkla yanımızdan geçerken ‘Merhaba.’ demiÅŸ olabiliriz. Benedictus ile özel bir görüşmemiz olmadı. Benedictus toplantıya katılan herkese kutu içinde üstünde kendi resmi olan arma veya madalyon gibi bir ÅŸey verdi.

Dünyada olmayan, Amerika’da hiç olmayan ‘Kur’an Akademisi’ okulunu kurduk. İlkokul, ortaokul, lisenin bulunduÄŸu bir özel okul. Akademiye okul öncesi talebesi de aldık. Amerika’da İslami okullar var ama bizim kurduÄŸumuz okulda yüzde yüz hafızlık, Arapça, Kur’an’dan örnekler ve cümlelerle Arapça eÄŸitimi var. Türkiye’den hoca bulamadık, Suriyeli, Mısırlı, Tunuslu öğretmenleri topladık. Onlara, Kur’an’daki 500 temel kelime, ailelerin en çok kullandığı temel kelimeleri ve Kur’an’dan cümlelerin bulunduÄŸu liste hazırlattım ve çalıştırdım. Bu hazırladığımız notlarla çocukları eÄŸitmeye baÅŸladık. Böyle bir okul kurdum. O okul epeyce muvaffak oldu ama tam muvaffak olamadı. Türkiye’den Kur’an-ı Kerim götürdük fakat bizim Kur’an-ı Kerim sayfaları ile Pakistan’daki Kur’an-ı Kerim sayfa ve baskıları farklı. Pakistanlı hafız hocalar, ‘Biz Türkiye’den gelen Kur’an-ı Kerim’i okutamayız.’ dediler. Türkiye’den getirdiÄŸim Kur’an-ı Kerimler ortada kaldı. Akademideki çocuklar okulu baÅŸarıyla bitirdi. Ondan sonra üniversitenin temeli olacak ‘Suffe İslam Semineri’ diye bir yer kurdum.

İslam dünyasında bir stratejik düşünme kabiliyeti olmalı. Bu kapsamda uzun bir yatırım, 100-150 senelik bir program stratejisi kurulacaksa Amerika’da İslam’ı yayma stratejisi baÅŸlatılmalı. Avrupa’da İslam yayılması daha zordur, orası kin dolu. Avrupa’ya Kuzey Afrika’dan işçiler, az okumuÅŸ kimseler gidiyor. Türkiye’den Almanya’ya gitmiÅŸ işçi. Avrupa, Osmanlı dolayısıyla da Müslümanlara kin besliyor. Amerika’da Müslümanlara karşı en azından bu seviyede kin yok. Amerika nisbeten yumuÅŸak yani İslam’a müheyya. Amerika’da camiler açacaksın, güzel imam yetiÅŸtireceksin. Güney Amerika’dan da İspanyolca konuÅŸan talebeler alacaksın, yetiÅŸtirip oraya göndereceksin, destekleyeceksin. 100 senelik bir stratejiden bahsediyorum. ‘Strategy of Islamization of USA (ABD’yi İslamlaÅŸtırma Stratejisi)’ ÅŸeklinde bir programın varsa gel beraber yapalım.

İslam dünyasında özellikle Osmanlı imparatorluÄŸunun çöküş döneminde ortaya çıkan tek doÄŸrucu ve tekfirci zararlı akımlar diÄŸer İslam ülkelerinde hızla yayılmışken, Türkiye’de kitleselleÅŸemedi. DiÄŸer Müslüman ülkelerin çoÄŸunda yaygınlaÅŸan bu akımların Türkiye’de o çapta yaygınlaÅŸamamasını neye baÄŸlıyorsunuz?

Ben 50-60 sene evvel ateizmi, gnostisizmi, agnostisizmi duymadım. Biz Türklerin yani Osmanlı’nın kendi havası, efendi, kibar yapısı vardı. Osmanlı tasavvuf düşmanı deÄŸildi. Yani biz yumuÅŸak adamlarız. Bizde centilmenlik vardı ama hır, gür, kavga yoktu. Sonra ne oldu? İran’da önce Åžiilik sonra Humeyni etkisi yaÅŸandı. KüreselleÅŸmenin etkisiyle dünyada birçok olay yaÅŸandı. Küresellik geldi, silip süpürdü. Tabii herkesin cebinde aynı telefon, televizyon. Aynı anda uzaktaki konuÅŸma burada izlenebiliyor. Küresellik olunca gençlerin fikirleri karıştı, yaÅŸlılar dünyada olanı izah edemiyor. İnsanların hem gönüllerine hem de aklına hitap edecek din görevlilerine ihtiyaç var. Osmanlılardan tevarüs edilen çoÄŸulcu din anlayışı sayesinde Türkiye’de tek doÄŸrucu ve tekfirci zararlı akımlar yaygınlaÅŸamadı.

Osmanlı’nın çöküşü ve İslam dünyasının merkezini kaybediÅŸiyle birlikte coÄŸrafyamızın farklı bölgelerinde emperyalizme karşı direniÅŸ, bağımsızlık mücadeleleri, iÅŸgale karşı hareketler geliÅŸti. Bugün ise birçok yerde başı sonu hesap edilmemiÅŸ sözde cihad fetvalarıyla Müslümanları kaosa, teröre ve ÅŸiddet sarmalına sürükleyen DEAÅž benzeri terör akımları ve bölücü gruplar var. Siz bu ve tahrip edici yapıları nasıl deÄŸerlendiriyorsunuz?

Bu (DEAÅž benzeri terör akımları ve bölücü gruplar) büyük bir afet. DEAÅž, Boko Haram, El Kaide benzeri terör akımları ve bölücü grupların ortaya çıkma nedeni evvela cehalet, gerçek İslam’ın bilinmeyiÅŸi ve Müslümanların ortak karar mercii olmamasıdır. Oradaki baÅŸ, buradaki baÅŸ, herkes baş… Bunların dinleyeceÄŸi bir üst fetva merci gibi bir makam yok. Tabii dış güçler, büyük istihbarat organizasyonları da rol oynuyor. Orta DoÄŸu’daki petrol kaynaklarının üzerindeki menfaatler rol oynuyor. KüreselleÅŸme ve teknolojinin geliÅŸmesi gibi sebepler dolayısıyla marjinal olması lazım gelen kuruluÅŸlar sesini çıkarabiliyor, müessir olabiliyor. Tabii dünya istihbarat kuruluÅŸları büyük rol oynuyor.

Alemlere rahmet olarak gönderilen Hazreti Muhammed’in dininin bugün terörle yan yana anılıyor olmasını nasıl deÄŸerlendiriyorsunuz? İslam terör, tedhiÅŸ ve tekfir hareketlerini caiz görür mü? İslam’ın tüm insanlığın hidayetini hedefleyen bir din olduÄŸunu, Hazreti Muhammed’in alemlere rahmet olarak gönderildiÄŸini dünyaya nasıl anlatırız?

Her köyde her mahallede aksiyoner, aktivist, dinamik, canlı bir imam olsun istiyorum. Her kapıya gidecek, herkesin adını bilecek, dertleri varsa çözmeye çalışacak. İslam denen mübarek din, bir temsilci ister. Bu temsilci aksiyoner, ciddi, dinamik, efendi, çok bilgili olması lazım. Ama beyne ve kalbe de nüfuz eden biri olmalı. O mahallenin bütün insanlarını ziyaret edecek. İhtilafların çözümünün nasıl olacağını iyi bilecek.

“FETÖ’cüler yurt dışında Türkiye aleyhinde hareket ediyorlar”

15 Temmuz darbe giriÅŸimiyle ülkemize ve milletimize yönelik hain niyetleri tamamıyla ortaya çıkan FETÖ’ye bakışınız nedir? Bu örgütün toplumumuza ve inanç dünyamıza verdiÄŸi zararlar nelerdir?

YUSUF ZİYA KAVAKCI: “Fetullah Gülen’i bir defa gördüm. EÄŸitim, öğretim çalışmalarıyla baÅŸladı, sonradan meÄŸer dal budak salmışlar. Orduya girmiÅŸler, generaller emekli olmuÅŸ, yerlerine seçilmiÅŸler, kendi adamlarını yükseltmiÅŸler. Hakimlerin, savcıların, polislerin listeleri önceden hazırlanmış. Bunlardan hiçbirinden benim haberim yoktu, ÅŸaÅŸtım kaldım. Hele 15 Temmuz darbe giriÅŸimi ne iÅŸtir? Uçaklar uçup CumhurbaÅŸkanlığı Külliyesi’ni, Özel Harekat BaÅŸkanlığını, Meclis’i bombalıyor. Bu nasıl olur yahu? Ben bu iÅŸe ÅŸaÅŸtım kaldım. Hayretler ettim. FETÖ hakkında önemli belgeler yayımlandı. Gülen 15 yaşındayken CHP’den birtakım adamlarla irtibata geçmiÅŸ. Eski CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek’in cenaze namazını kıldırıyor, Ecevit ile tanışıyor. Mason locasına baÄŸlı olduÄŸuna dair belgeler yer alıyor. Ben sadece onu ateÅŸli konuÅŸan, ilkokul mezunu bir vaiz, talebelerle ilgilenen biri olarak biliyordum. Gaybubet evleri, diÄŸer çalışmalar… Dünya istihbarat örgütleri, büyük güçler, FETÖ’yü evirmiÅŸler çevirmiÅŸler, eskiden beri böyle bir örgütü hazırlamışlar.”

“FETÖ, İslam dünyasının ve Batı’nın İslamlaÅŸmaması konusunda bir fitnedir.”

“FETÖ’nün kendi hain hedeflerine ulaÅŸmak için baÅŸta ABD olmak üzere uluslararası alanda yaygınlığını ve etkinliÄŸini artırmak amacıyla ‘dinler arası diyalog’ anlayışını öne çıkardığı görülüyor. Siz bu tür çalışmalara nasıl yaklaşıyorsunuz?”

Fetullah Gülen’in adamları ABD’de benim talebelerimin bulunduÄŸu toplantılara hiçbir zaman gelmediler, hep karşı çıktılar. Merve’nin (Kavakcı) konferansa davet edildiÄŸi üniversiteleri sabote ettiler. Fetullah Gülen’in adamları hep bize karşı çıktı. Amerika’da bizim olduÄŸumuz yerde 4-5 üniversite var. Benim talebelerim orada İslam DerneÄŸinin baÅŸkanı. Bu derneÄŸin baÅŸkanı Muhammed Zeyd, üniversitede Müslüman bir toplulukla masa kuruyorlar. Cuma günü İslami bir çalışma yapıyor, hutbe okunuyor. FETÖ’cüler de gelip biraz uzakta ayrı bir masa kuruyor. Bizim olduÄŸumuz bölgede cemaat çok kalabalık olduÄŸu için baÅŸka bir bölgede mescid kiraladık. Yeni mescidin açıldığı yerdeki cemaati o mescide yönlendiriyoruz. FETÖ, kiraladığımız mescidin karşısında bizim alamadığımız 1,5 milyon dolar deÄŸerindeki merkezi alıp diyalog merkezi olarak kullandı. Diyalog merkezinde teravih kılıyor, mescide teravihe gelmiyor. FETÖ’nün tutulur tarafı yok. FETÖ elebaşı Gülen ölecek. Åžimdi onun adamları ne olacak? Yurt dışında Türkiye aleyhinde hareket ediyorlar. Türkiye’den yurt dışına gidenleri rahatsız ediyorlar. FETÖ, İslam dünyasının ve Batı’nın İslamlaÅŸmaması konusunda bir fitnedir.

Hocam sizin yabancı dil öğrenirken de kendinize has bir yönteminiz olmuş. Biraz bahseder misiniz bundan?

Kur’an-ı Kerim’in Türkçe mealini, hafızsan Arapçasını önüne koyacaksın. ÖrneÄŸin ‘el-hamdü’ kelimesinin İngilizce karşılığını bilmiyorsan bakacaksın. Hamd kelimesinin İngilizce’deki karşılığı ‘praise’dir. Kelimenin kırmızı kalemle altını çizeceksin. GençliÄŸimde bu yöntemle Kur’an-ı Kerim’e başından sonuna kadar baktığımda bilmediÄŸim 3 bin kelime çıktı. Ondan sonra onları her güne bölerek ezberledim. Ayetleri okuyorum, İngilizcesini hatırlıyorum. Bu ÅŸekilde Almanca, Fransızca’yı öğrendim. Fransızca’dan tercüme eserlerim de var.

Kaynak: AA

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir